Ah Ulan Sarı!
90'lı yılların ortalarıydı, tam zamanını hatırlamamakla beraber Türkiye’ye kış gelmek üzereydi, Ankara’ya ise çoktan gelmişti. Yılın son aylarından biri ve bir maça gitmeye karar vermiştik Özcan ile. Özcan’ın abisi onu birkaç defa maça götürmüşmüş, Özcan biliyor buraları, anlatıyordu uzun uzun abisinden dinlediklerini. Gecekondu diye bir taraftar grubu varmış, tribünü onlar yönetirmiş, onları da Ali İmdat. Bir de Nostalji diye bir başka grup; bunlar ise yaşça büyük eski taraftarlardan oluşurmuş maçların ikinci yarısının ortalarına doğru ayağa kalkarmış bu ufak grup ve kısa süre yaptıkları tezahürat esnasında tüm stat susarmış. Sonra curcuna devam… İşte böyle sevgili dostlar, sizlere karşı her zaman dürüst olmamış olsam alengirli, kahramanlıkla dolu, kavganın spor niyetine edildiği bir tribün anısına dönüştürebilirdim bu yazıyı… Ama hayır gerçekleri hak ediyorsunuz siz...
Özcanla kale arkasından aldık biletlerimizi, stat kapısından içeri süzüldük. Açık tribün kısmen dolu, rakibe ayrılan tarafta ise in cin top oynuyordu. Bizim bulunduğumuz kale arkasında ise 10-15 kişi kadar vardık. Çapraz tarafımızda biraz uzakta yaşça büyüklerden oluşan bir taraftar grubu vardı, Nostalji olmalıydı bunlar.
“Bu tarafta olur genelde Gecekondu” dedi Özcan; “galiba bugün gelmemişler”. Birbirinden habersiz bir grup genç ve çocuk belli belirsiz tamamını bilmediğimiz ve sesimizi kendimizden başka kimsenin duymadığı birkaç tezahürat yapmaya başladık. Maçın başlamasına birkaç dakika kala onlarca insan aktı bulunduğumuz tribüne. Gecekondunun taktiğiymiş meğer sayıca fazla olmadıkları maçlarda önce tribünü boş bırakır sonra Timur’un orduları misali oradaki bir grup insanı çembere alırlarmış kalabalık görünmek ve daha çok ses çıkarabilmek için. Grubun başında hafif ayaktan aksayan bir abi vardı. Timur arkasını sahaya dönerek üzerindeki kazağı çıkardı ve onunla beraber tüm tribün beraber yarı çıplak kaldı. Arada benimle beraber giyinik kalan birkaç kişiye sert bakışlar akabinde, “Çıkarın lan üstünüzü” komutu geldi. Artık tribündeki tek giysili bendim. Timur bana doğru baktı; “Sarııı getirme lan beni oraya”. Artık benim de kazağım elimdeydi dostlarım. Sallayın diyor Timur abi. Tüm tribün bir yandan zıplayarak bir yandan tek elimizle gömlek, kazak, atkı, ne varsa sallayarak tezahürat ediyorduk. Timur abi adeta bir orkestra yönetir gibi yönetiyordu bizleri, bu dakikadan sonra Timur’un askerleriydik.
O gün benim için iki sonuç vardı sevgili dostlarım; ya o kazağı tekrar üzerime girecektim ki bu Timur’un elinden hızlı ve acımasız bir ölüm demekti veya bir devre daha bu şekilde devam edecek ve birkaç gün sonra Ankara’nın soğuğundan ötürü konulacak zatürre teşhisi ile beraber acılı ve yavaş bir ölümü tercih edecektim. İlk yarının tamamı ve ikinci yarının bir kısmı kafamda bu düşüncelerle, başını sonunu bilmediğim marşlar söyleyerek akıp geçti. İkinci yarının başlarında gelen Kalenga golü bütün bu düşünceleri zihnimden silmişti. “.mına koyim yine göremedim lan golü” dedi Timur abi. Amigonun lanetidir sevgili dostlar sahada olan biteni görememek. Bir de güvenlik görevlilerinin… Aslında birbirine bu kadar benzeyen bu iki grubun sürekli karşı karşıya gelmesi de kaderini başka bir cilvesiydi. Neyse, golü atan Kalenga ince bacakları ile tribüne doğru bir ceylan gibi koşarken her şeyi bir an olsun aklımdan silmiştim. Kalenga mutlu, tribün mutlu, Özcan mutluydu ama en önemlisi Timur abi mutluydu. Ankaragücü öndeydi, olsundu o golü görmese de olurdu. Ama ben mutlu değildim dostlarım, üşüyordum. Zatürre olmak veya Timur abi ile zıtlaşmak seçeneklerinden birini de tercih etmek istemiyordum. Fırsat ayağıma geldi o an; saha içerisinden orta yaşlı bir adam bana doğru işaret yapıyordu. Ben mi diye kendimi gösterirken bir yandan da kastettiği ben olmasam bile oraya doğru hareketime başlamıştım bile. Yaşlı adamdan kurtuluş çağrım geldi: “Genç, top toplayıcı lazım sahaya şu kenarda dursan gelen topları versen olur mu?”
Yüzümde müthiş bir gülümseme ile kabul ettim. Kurtulmuştum gecekondudan bir tel örgü ayırıyordu artık bizi. Henüz aşağı ineli 5-10 dakika olmuştu ki önüme bir top geldi, elime aldım topu. Kırmızılı formalı oyuncu hızlı bir şekilde topu gönder işareti yapıyordu bana doğru. Attım topu hızlı bir taç kullandı kırmızılı, içeriye çevrilen top ve penaltı. Tribünden, “Sarı neden hızlı veriyorsun lan topu” ekseninde başlayan tüm küfürlerin öznesi olmuştum. Sanki tacı ben kullanmıştım, sanki ortayı ben yapmıştım sevgili dostlar, sanki penaltıya ben sebebiyet vermiştim. Timur abinin bakışlarına kalsa az sonra gole dönüşecek olan penaltı vuruşu benim ayağımdan gelecekti. Tüm maç boyunca sahaya bakmayan Timur abi bana doğru dönüp; “Senin eline sıçayım sarı, bir daha ver de o topu bak ne yapıyorum ben sana”
Aradan bir dakika geçmeden önüme gelen bir topu ayağımla isteyen kırmızılıya doğru vurdum. Yine hızlı davranmıştım. Kırmızılı korner çizgisine dikti topu. Timur abi bana doğru baktı, “Uğursuzsun lan .mına kodumun sarısı, hele şu korner bir gol olsun”
Korneri bekleyemezdim sevgili dostlarım var gücümle tünele doğru koşmaya başladım. Boyum iki karış atana, saçlarım sarıdan kumrala dönene kadar da bir daha Ankaragücü tribününe uğramadım.
O korner gol oldu mu bilmiyorum, ama anlattıkça hatırladım o maç bir Petrol Ofisi maçıydı. Yılın son aylarıydı dedim ama netleşti kafamda; kasımdı. Senesi de 1994 olmalı. Eski maç kayıtlarını tutan bir internet sitesi biliyorsanız siz öğrenin o korner gole dönüşmüş mü, ama lütfen bana söylemeyin sevgili dostlar, bilmek istemiyorum.

Yorumlar
Yorum Gönder